KategorilerFit Blog Kişisel Gelişim Pozitif Yaşam

Tanrıçalar ve Tanrıçaların Dönüşümleri

Kâinatın tüm bilgisi hepimizin içinde gizli. Sadece doğru zaman geldiğinde hatırlıyoruz.
Tanrıçanın varlığı da enerjisi de, ben doğru zaman ve frekansa geldiğimde, bir sembol çalışması içerisinde yapmış olduğum meditasyon esnasında beni buldu. Anlatımlarımı, kelimelerimi, tavrımı kökten değiştiren o derin meditasyon deneyimi esnasında, sonradan magna mater (dağların anası) olduğunu öğrendiğin kadın bana rehberlik etmişti.
Beyaz pileli elbisesi, belinde düğümlenmiş urgan ipi olan kadının heykelini gördüğümde kendime sorduğum ilk soru “nasıl ya?” olmuştu.
Birlikte dağın yamacından vadiye doğru bakmamız, mağaralar, kayalık arazi, sonsuzluk ve yarattığı huşu hissi hepsi ana tanrıça kültünün sembolleri arasındaydı. “Bana rehberlik etmiş bu kadının her kadına rehberlik etmesi gerekiyor” diye düşündüm ve okumaya araştırmaya başladım. Yaptığım araştırma sonunda anlattığım “Anne Yarası” konusunu revize ederek Ana Tanrıçadan tanrıçalara sonrasında da tek tanrılı dinlere geçişle birlikte kadın benliğinin nasıl kademeli olarak itibarsızlaştırıldığını ve bizlerin bugününü nasıl da etkilediğini anlatımıma ekledim. Tanrıça enerjisini anlayabilmenin ve tanımanın, kadının kendi vahşi doğasını ve özünü de anlayabilmesi için çok değerli olduğuna inanıyorum.
Rahim sözcüğünün Latincesi olan Matris İngilizce de kullanılan material, matter, mother/mater kelimelerini türetmiş. Aslında burada ifade edilen, yaşam üreten madde ve sistemdir. Matris, doğası itibariyle her zaman dişi formadır.
Her kadının merkezinde o matris varken, bizler yine de ataerkil tarafından dişi özümüzden uzaklaştırılıyoruz. Rahimlerimizin son 5 bin yıldır sadece çocuk doğurmak için bir organ ya da alan olduğu bilgisi annelerden kızlarına aktarılıyor. Kadın olma halimizdeki “değersizlik” bilinci de annelerden kızlarına aktarıldı ve aktarılmaya devam ediyor.
Oysaki Ana Tanrıça; geleneksel analık özelliklerinden çok uzak, doğurganlık, besleyip büyütme ile sınırlı olmayan, yaşamın pek çok yönüne temas edebilen, bilinen ve bilinmeyen arasındaki geçişi sağlayan bir güçtür ve her kadının özünde mevcuttur. Ayrıca tanrıça ayrıştırıcı değil birleştiricidir. Evrenseldir, etnik ve politik dar sınırların ötesindedir.
“Tanrıçadan bahsederken andığımız güçler dünyadaki her kadında yaşayan güçlerdir” der Joseph Campbell. Bizler şimdi içimizde var olan bu gücü tekrardan hatırladığımız günlerden geçiyoruz.
Bundan birkaç yıl öncesinde tanrı parçacığını bulmuşlardı oysaki her kadın içinde, yaradılış itibariyle tanrıça parçacığını taşıyor. O tanrıça parçacığının mitokondrilerimiz olduğuna inanıyorum. Yaşam kaynağı ve enerjisi olan bu hücre yalnızca annelerden kızlarına geçiyor.
Campbell’ın da dediği gibi biz kadınlar kozmossun içerisinde sadece bir yaratıcı değil, kozmos içerisinde bir kurtarıcıysak, o zaman geçmiş ve gelecek arasında da bir köprü oluyoruz.
Bizler; şimdi içimizdeki tanrıça parçacığını hatırladıkça, kadın atalarımızdan aldığımız “kadın olma” hali ile ilgili tüm o acıları, travmaları, sahte benliklerimizi de bilgeliğe dönüştürüp bir sonraki nesille aktarabiliriz.
Yani kitabın sonunda da dediği gibi; Bizler ebedi dişileriz, insanlığı yukarı taşıyacak olan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir